Yaşamım ve hobilerim

Berlin Yöntemi

Bu yazı tarafından 28 Oca 2012 tarihinde Akvaryum, Tuzlu Su bölümünde yayınlandı. 0 yorum aldı ve 351 defa okundu.

Tuzlusu hobisi 1980’ lerde Almanya’ da yaşanan gelişmelerle radikal değişikliklere uğradı. Alman Hükümeti’ nin yaptırdığı çalışmalar, tuzlusu balıklarının yüksek ölüm oranlarına sahip olduğunu ortaya çıkardığı için Alman Hükümeti, çevrecilerin de baskısıyla bazı resif balıklarının ithal edilmesini yasakladı. Çevreciler, bu balıkların akvaryum ortamında yaşatılamayacağını düşünmekteydiler ki, verilere göre haklıydılar da. Akvaryum camiası bu kararı tabi ki felaket olarak karşıladı. Aslında bu kararın sonunda akvaryum hobisinin varacağı noktayı kimse bilemezdi.
Artık yeni balık gelmeyeceğini idrak eden akvaristler, en az balıklar kadar renkli mercanlara yöneldiler. Berlin Akvaryum Kulübü ve Peter Wilkens bu konudaki ilk çalışmaları yaptılar. Wilkens’ in ilk yaptığı çok kuvvetli aydınlatma ve mercanların bakımı için gerekli olan besin ve katkıların tespit edilmesi oldu. HID ve HQI aydınlatmaların kullanılması ve Actinic 03 takviyesiyle oldukça önemli bir sorunu çözmüştü. Berlin Akvaryum Kulübü’ nden Dietrich Stuber mercanları canlı tutma konusunda önemli başarılar elde etti. Stuber ve Wilkens’ in öncü olduğu bu yöntem o yıllardan beri Berlin Yöntemi olarak bilinir.

[nrelate-related]

Mercan resifleri, küçük alanlarda çok çeşitli canlı türü barındırırlar. Bu yönleriyle tıpkı tropikal yağmur ormanlarına benzerler. Benzerlikler bu kadarla da bitmez. Yağmur ormanlarının büyüdüğü toprak besin açısından çok fakirdir; mercan resiflerinin bulunduğu sular gibi. Yağmur ormanlarındaki canlılar gibi resif canlıları da enerjiyi etkin kullanabilen canlılardır. Aslında varlıklarının altında yatan neden budur, enerji bol olsaydı hızlı büyüyen yosunlar hem yağmur ormanlarının hem de resiflerin hakimi olurdu.

 

Resiflerin, az besin bulunmasına rağmen bu kadar çok canlı çeşidi barındırmasının yolu, artık ürünlerin başka canlıların besini olması sayesindedir. Bu artık ürünleri kullanabilmek için bazı omurgasızlar yosunlarla simbiyotik ilişkiler geliştirmişler. Resiflerde, yüzeyleri kaplayan sayısız bakteri bulunur. Bu bakteriler artık ürün olarak oluşan amonyağı tüketerek nitrata çevirirler.

 

Azot bileşiklerinin aksine, diğer elementler eser miktarlarda bulunur. Bu elementler milyonda parçacık veya milyarda parçacık boyutunda ölçülür. Bu kadar az miktarlar olmasına rağmen canlılar için yeterlidir. Çünkü resiflerde sürekli etkili olan akıntılar vardır ve besin oranları sürekli korunur. Akıntılar sayesinde canlılar atıklarını da bünyelerinde uzaklaştırabilirler. Okyanus resifiyle akvaryum resifi arasında ki fark ise, okyanusta sonsuz bir su kütlesinden bahsediyoruz. Dolayısıyla fazla atıklar hızla yayılırlar. Oysa akvaryum ortamında su kütlesi hayli kısıtlıdır ve artıkların gidecek bir yeri yoktur. Akvaristin üzerine düşen görev ise doğada yaşanan döngüyü mümkün olan en iyi şekilde akvaryumda yaşanmasını sağlamaktır.

 

Berlin Yönteminin Kullanımı

 

Berlin Metodu’ nun klasik yöntemlerden en büyük farkı, yapay bir biyolojik filtrasyon yöntemi uygulamamasıdır. Klasik yöntemlerde amonyağı nitrata çevirmek için dip filtresi, trickle filtre veya başka yöntemler kullanır. Berlin Yönteminde ise biyolojik filtrasyon tamamen doğada olduğu gibi yapılır. Doğada da bulunan mikro delikli kayalar üzerlerinde bakteri yaşamı için uygun koşullar sunarlar. Kaliteli kayaların üzerlerindeki delikler o kadar küçüktür ki, iç kesimlerinde anaerobik ortamlar da oluştururlar. Böylece azot devrimi tamamlanmış olur.

 

Canlı kaya kullanmanın neden avantajlı olduğu ilk başta sizi şaşırtabilir. Trickle filtreye ağır basan yanı yüksek verimli olması değil; tam tersine düşük verimli olmasıdır. Yapısından dolayı bakteriler yüksek miktarda oksijeni bakterilerin kullanımına sunarlar. Oksijenin varlığında trickle filtreler sudaki amonyağı çok hızlı bir şekilde nitrata çevirir. Bu ortamda nitratı serbest azot gazına çeviren bakteriler için yaşama koşulları uygun değildir. Dolayısıyla nitratın çevrimi tamamlanamaz. Amonyak dışındaki bileşenler tüketilemediği için klasik yöntemle çalışan akvaryumlar su değişimleri konusunda daha hassastır.

 

Berlin Yöntemi’ nde filtrasyonun bir ayağı canlı kayalar iken diğer ayağı ise protein ayrıştırmadır. Cihaz, proteinlerin polaritesinden faydalanarak çalışır. Suyu kendi yapısı içinde köpürterek çok yüksek hava/su yüzeyi yaratır. Oluşan büyük köpük yüzeyi hidrofobik maddelerin (proteinler, yağlar, yağ asitleri, karbohidratlar vs.) bura birikmesini ve sudan ayrışmasını sağlar. Biriken köpükler üzerindeki atık maddelerle birlikte cihazın toplama kabında toplanır ve akvaryumdan uzaklaştırılır. Protein ayrıştırıcıların da değişik tasarımları ve kullanım yerleri var. Bunlar ayrı bir yazının konusu ve burada ele alınmayacak.

 

Akvaryumdan altsisteme gelen suyun doğrudan ayrıştırıcıya girmesini savunanlar olduğu kadar; ayrıştırıcının etkinliğini arttırmak ön filtreleme yapılması gerektiğini savunanlar da vardır. Ön filtrenin kolay erişilebilir bir yer olması gerekir ve düzenli olarak temizlenmesi ya da yenilenmesi gereklidir. Aksi halde burada biriken artıklar bozunmaya başlar. Mekanik filtrasyondan geçen su daha sonra doğrudan ayrıştırıcının içine ya da bir altsisteme girer ve altsistemden ayrıştırıcıya pompalanır. Ayrıştırıcıda, sadece ayrışacak maddeler olduğunda köpük oluşur. Organik atık miktarı belli bir değerin altına indiğinde köpük seviyesinde azalma olur.

 

Berlin Yönteminde kimyasal filtrasyon kullanmak da mümkündür. İki yöntemden bahsedilebilir: Ozon ya da aktif karbon. Ozon, üç adet oksijen atomu içeren bir gazdır. Bu gaz kolaylıkla bir oksijen molekülünü salıp oksijen molekülüne dönüşebilir. Bu sırada da suda bulunan organik bileşikleri oksitler. İkinci yöntemde ise akvaryum suyu aktif karbonun üzerinden geçirilerek, organik maddelerin karbon tarafından tutulması esasına dayanır. Kullanılan karbon zamanla değiştirilmelidir.

 

Aydınlatma

 

Berlin yönteminin en çok tartışılan ve aslında en çok da tartışılması gereken konusu kesinlikle aydınlatmadır. Hiç bir zaman belirli bir doğru yoktur, tek doğru gerçekten de çok miktarda ışık gerektiğidir. Doğada resiflerin ne kadar ışık aldığını bilirsek kafamızda bir şeyler canlanır. 3 mtre derinlikteki bir resife öğlen saatlerinde 100000 lux gelir. 12 saatlik ortalama ise 20000 lux dur.

 

Bu kadar çok ışığa ihtiyaç duyulmasının sebebi, mercanların besinlerini bu şekilde elde ediyor olmasıdır. Mercanlar zooxantheller yosunuyla simbiyotik bir ilişkiye girer. Mercan yosuna korunma ve besin sağlar (kendi atığı olan amonyak); yosun ise bunları oksijen ve karbonhidratlara çevirerek mercana besin sağlar. Yosun bu çevrimi fotosentezle yapar ve fotosentez ise yüksek aydınlatma gerektirir.

 

Günümüzde en çok tercih edilen aydınlatma tipleri metal halide lambalar, T5 florosanlar ve yüksek çıkışlı kompakt florosanlardır. Akvaristler genellikle değişik özellikli bu ampulleri karıştırarak kullanıp kendilerine en uygun karışımı yaratmaya çalışır. Benim kişisel yatkınlığım T5 florosanlara olduğundan onları kullanmayı tercih ediyorum ama özellikle metal halide ampüller günümüzde oldukça popüler.

 

Kalsiyum Katkısı

 

Berlin Yöntemini diğer yöntemlerden ayıran önemli bir farkı kalsiyum katkısı kullanmasıdır. Kullanılan kalsiyum katkısı açısından üç seçenek vardır: Kalsiyum karbonat, Kalsiyum klorit ve kalsiyum hidroksit. Her ikisinin de birbirlerine karşı avantajları ve dezavantajları vardır. Kalsiyum hidroksit suda çok az çözünen bir madde olduğu için genellikle bir reaktör yardımıyla çözdürülür. Ayrıca toz formu oldukça zehirli bir tozdur ve karıştırırken dikkatli davranmak gerekir. Kalsiyum klorit ise daha kolay çözünür dolayısıyla kalsiyum seviyesini çok hızlı olarak yükseltir. Bunun diğer anlamı ise kolaylıkla hata yapıp seviyeleri fazla yükseltebilirsiniz. Ayrıca uzun süreli kullanımlarda alkalinite değerlerini düşürdüğü söyleniyor. Kullanılabilecek son madde ise kalsiyum karbonattır. Yine suda çözünürlüğü çok az olduğu için bir reaktör içerisinde çözülür. Fakat çözünmeye bu da yetmez ve reaktör içerisindeki suyun pH ‘ını azaltmak için reaktöre CO2 gazı verilir. Bu yöntemde özel bir reaktör kullanma gerekir ve bu belli bir maliyet oluşturur ama bunun dışında oldukça ucuz bir yöntemdir.

 

Su Hareketi

 

Aydınlatma ve filtrasyon akvayum forumlarında önemli yer alırken su hareketi pek o kadar tartışılmıyor. Oysa Berlin Yönteminin çok önemli bir parçasıdır. Resiflerde sürekli şiddetli akıntılar olur ve bu canlılar akvaryum ortamında da aynı şartların olmasını beklerler. Akıntı mercanlara besin ve oksijen sağlarken aynı zamanda artıklarının da suya verilmesini sağlar.

 

Çeşitli miktarda kafa motoru, pompa ve zaman saati kullanarak gerçek bir resifte meydana gelen akıntıyı yaratmak mümkündür. Özellikle büyük su kütlelerini çok az enerjiyle hareket ettirmek için tasarlanmış dalga motorları bu işler için birebirdir. Su hareketi hiçbir zaman doğrudan mercanlar üzerine gelip poliplerin kapanmasına sebep olmamalıdır. Ama tüm mercanlar sürekli akıntı altında olmalı ve akvaryumun hiçbir yerinde artık madde birikmesi olmamalıdır. Bazı markalar kontrol bilgisayarlı ve dur-kalklara müsait dalga motorları üretiyor. Daha pahalı olsa da gerçeğe çok yakın sonuçlar verebilen sistemler uzun vadede sizin için daha karlı olabilir, bunu unutmayın.

Hissiyatınızı paylaşın:

%d blogcu bunu beğendi: