Yaşamım ve hobilerim

Mızraklar Oraklar ve Kredi Kartları

Bu yazı tarafından 31 Oca 2012 tarihinde Ekoloji bölümünde yayınlandı. 0 yorum aldı ve 4.477 defa okundu.

İnsanlar son birkaç bin yıl dışında, iki milyon yıllık varoluşlarının tamamında yiyecek toplayarak ve hayvan avlayarak yaşamlarını sürdürdüler. Hemen hemen her koşulda küçük ve hareketli topluluklar halinde yaşadılar. Hiç kuşkusuz bu, insanoğlunun benimsemiş olduğu hem en başarılı ve esnek hem de doğal ekosistemlere en az zarar veren yaşam tarzıdır; yani en sürdürülebilir. İnsanlar bu yaşam tarzı sayesinde dünya yüzeyindeki her kara ekosistemine yayılabildi ve yalnızca rahatlıkla yiyecek bulabildikleri değil; Kuzey Kutup bölgesinin sert koşullarında, buzul çağı Avrupası’ nın tundralarında, Avustralya ve Afrika’ nın fazlasıyla kurak çöllerinde de yaşayabildi.

Avcı-toplayıcılar genellikle sürekli bir açlık tehlikesi altında yaşamaz. Tersine, ellerindeki zengin besin kaynaklarından seçtikleri ve besin değeri açısından yeterli olan bir beslenme biçimleri vardır. Normal koşullarda bu zengin besinler çevredeki toplam besin miktarının sadece küçük bir bölümünü oluşturur. Besin elde etmek ve diğer işler çok az vakit aldığı için günün geri kalanı çeşitli faaliyetlerle ve dinsel törenlere ayrılır. Bu toplulukların birçoğu çok az eşya kullanarak yaşamını sürdürür. Çünkü hem gereksinim duydukları eşya sayısı azdır hem de fazla eşyalar hareketli yaşam birimleri açısından bir engel oluşturacaktır. Avlanma gereçleri ya da yemek kapları gibi eşyalar her bölgede bulunabilen maddelerden kolayca elde edilebildiği için büyük değer taşımazdı. Yaşam düzeni farklı besin türlerinin mevsimlere göre yetişmesine bağlı olarak yıl içinde çeşitlilik gösterir. Çoğunlukla 25-50 kişilik küçük topluluklar halinde yaşarlar; besin kaynaklarının daha çok sayıda kişi için yeterli olduğu dönemlerde, törenler, evlilik ve diğer toplumsal etkinlikler için bir araya gelirler. Topluluk içinde besin sahipliği gibi bir kavram yoktur; yiyecekler herkese aittir. Besinler depolanmaz çünkü bu durum hareket kapasitelerini kısıtlayacaktır ve deneyimleri sayesinde öğrendikleri gibi belirli besin maddelerinin kısıtlı olması halinde bile bazı besinleri her zaman bulabileceklerdir.

[nrelate-related]

Güneybatı Afrika’ da ki Buşmanlar, Botswana hükümeti tarafından zorla bölgeden sürülünceye dek avcı-toplayıcı grupların yeterli miktarda besini ne kadar kolay elde edebileceğini kanıtlıyordu. Bu toplulukların beslenme biçimleri temelde kuraklığa dayanıklı bir ağaçtan elde edilen son derece besleyici mogongo meyvesine dayanıyordu. Bu ağaç bir yıldan uzun süre meyve veren çok güvenilir bir besin kaynağıdır. Meyvesi aynı miktardaki tahılın 5 katı kalori ve 10 katı protein içerir; 225 gramında bir kilodan fazla pilava eşit miktarda kalori, yaklaşık 400 gr. sığır etindekine eşit miktarda da protein vardır. Bölgede yenilebilir olan 84 tür bitki var ama Buşmanlar bunların sadece 23 tanesini tüketiyordu. Eti yenilebilir 54 hayvan türünden de yalnızca 17 tanesini düzenli olarak avlıyordu. Günümüzde önerilen besin düzeyi ile karşılaştırıldığında; Buşmanların beslenme biçimi çok iyiydi. Daha fazla kalori içeriyordu, protein yaklaşık üçte bir daha fazlaydı ve gıda eksikliğinden hastalıklar görülmüyordu. Bu besini elde etmek için harcanan çaba da fazla değildi. Haftada ortalama iki günlük bir süre yeterli oluyordu. Modern dünyanın kabul ettiği haftanın beş günü yerine iki günü çalışarak daha iyi beslenmenize imkan veren bir maaş almak kulağa nasıl geliyor?

 

Günümüzden yaklaşık 10000 yıl önce, insanoğlu ilk başlarda yaşadığı Güney ve Doğu Afrika’ dan çıkıp her kıtaya yayılmış durumdaydı. İnsan yerleşimlerinin hemen hemen iki milyon yıl süren yavaş ilerlemesi birbiriyle bağlantılı birçok gelişmenin sonucuydu. Beynin büyümesi sayesinde insanların soyut düşünce ve konuşma kapasitesi arttı ve karşılaşılan çeşitli tehlikelere karşı gelişmiş kültürel ve teknolojik çözümler üreten bir yetenek ortaya çıktı.

 

Bu gelişmeler insanlık tarihinin geriye kalan bölümü ve dünyanın geleceği açısından büyük önem taşıyordu. İnsanlar tüm kara ekosistemlerini denetim altına alan ve sömüren tek hayvan türü haline geldi. Yine de az ve seyrek dağılmış nüfus yoğunluğu ve sınırlı teknolojileri nedeniyle, avcı -toplayıcı grupların çevre üzerindeki genel etkisi azdı. Avcı-toplayıcı yaşam biçimi son derece istikrarlıydı ve çok uzun süre devam etti. İnsanlar, kendileri için gerekli olan besinleri yüz binlerce yıl boyunca sadece bu yöntemi kullanarak elde ettiler. Daha sonra yaklaşık 12000 yıl önce dünyanın birçok bölgesinde insanların besin elde etme yöntemleri değişmeye başladı. Sonuçları, geçmişte yaşanan değişimlerin hiçbiriyle karşılaştırılmayacak kadar köklüydü.

 

Güneybatı Asya, insanların hayatta kalmalarını sağlayacak yapay ekosistemler yarattıkları ilk bölge oldu. Tarım MÖ 6000 yıllarında bu bölgeden çıkıp önce doğudaki İran ve Türkmenistan’a yayıldı. Batı Anadolu’ya ve Ege bölgesine yayılması çok kolay oldu çünkü iklim koşulları birbirine benziyordu. Tarım uygulamaları genellikle yavaş yavaş yoğunlaşıyordu ama Giritteki Knossos gibi yerlerde bilinçli sömürgeleştirme çalışmaları yapıldı. Yunanistan ve Balkanlarda tarım toplulukları oluştu ve bin yıl sonra Avrupa’nın kalanına yayılmaya başladı. Tarım dünyanın kalanına da iki önemli bölgeden yayıldı. Bunlardan birincisi Çin idi. MÖ 6500 yıllarında görülen ilk tarım çabaları içerisinde Himalayalar’ dan Japonya’ ya olan bölgede yayıldı. İkinci önemli bölge ise Orta Amerika idi. MÖ 3500 yıllında Batı Meksika’ da başlayan ilk faaliyetler zamanla bölgeye yayıldı.

 

Tarımın benimsenmesi insanlık tarihindeki en temel değişimdir. Bu olay sadece yerleşik toplumları ortaya çıkarmakla kalmayıp, aynı zamanda toplumun kendisini de kökten değiştirdi. Avcı-toplayıcı grupların hemen hemen hiç bir mülkiyeti yoktu ve topluluklarda eşitlik esastı. Birkaç kişi alet yapımında ya da besin bulmakta uzmanlaşabilir, yaşlılardan bir kaçı da topluluğun inanç ve geleneklerinden sorumlu olduğu için özel bir konum elde edebilirdi. Fakat ne toprak ne de bu toprağın üzerindeki kaynaklar herhangi bir kişiye ya da topluluğa aitti. Oysa tarlalarda ürün yetiştirme ve hayvan sürüleri besleme süreciyle birlikte kullanılan kaynaklar ve üretim besinler de ‘mal’ olarak görülmeye başladı. Tarım için daha fazla zaman ve çaba harcanması bu eğilimi daha da arttırdı. Belki başlangıçta toprak ve besinler tüm topluluğa aitti ama bu mülkiyet hızla bireylere geçti; böylece toprak ve gıdaya erişimde eşitsizlikler ortaya çıktı.

Tarım daha fazla ekmek gerektiriyordu ama genellikle avcılık-toplayıcılığa oranla daha çok besin elde ediliyor ve bu besinler, çiftçinin ve ailesinin ihtiyaçlarından daha fazla oluyordu. Bu fazlalık daha sonraki dönemlerde yaşanacak toplumsal ve siyasi değişimlerin temelini oluşturdu. Tarımla uğraşmayan insanlar da, zanaatkar, bürokratlar, din adamları, siyasi ve askeri liderler, bu besin fazlasıyla desteklendi. En geniş açıdan bakıldığında, son 8000 yıllık insanlık tarihi, bu besin fazlasının elde edilip dağıtılması ve kullanımın yerleriyle şekillendi.

 

Tarımın benimsenmesi ve bundan doğan iki büyük sonuç (yerleşik toplumlar ve sürekli artan nüfus) çevre üzerinde gittikçe artan bir baskı uygulamaya başladı. Bu baskı başlangıçta belirli bölgelerle sınırlıydı ama tarım yayıldıkça etkileri de yayıldı. Özellikle hassas ve kalabalık bölgeler, tarımın ve yerleşik yaşam biçiminin benimsenmesinden sonraki bin yıl içinde durumdan olumsuz etkilenmeye başladı.

 

Tarım yapılırken, insanların istedikleri bitkileri yetiştirebilecekleri ve istedikleri hayvanları besleyebilecekleri yapay bir ortam yaratmak için doğal ekosistemler yok edilir. Dolayısıyla da ekosistemdeki doğal dengeler ve istikrar da ortadan kalkar. Özellikle toprağın yılın bir bölümünde ekilmediği bölgelerde toprak rüzgara ve yağmura daha açık hale gelir ve bunun sonucunda doğal ekosistemlerde olduğundan çok daha fazla oranda toprak erozyonu yaşanır. Besinlerin geri dönüştürülme sürecine de zarar verildiği için, toprağın verimini koruyabilmek amacıyla doğal ya da suni gübre gibi eklemeler yapmak gerekir. Verimsiz bir toprağa büyük miktarda su veren bir çiftçi, istediği ürünü yetiştirmeyi başarabilir ama bu durum uzun vadede felaketlere de yol açabilir. Toprağa eklenen fazla sular toprağın mineral içeriğini de değiştirir: Tuz miktarını artırır ve özellikle buharlaşmanın fazla olduğu sıcak bölgelerdeki toprakların yüzeyinde, tarım yapılmasını olanaksızlaştıran kalın bir tuz tabakası yaratır.

 

Tarım, dünya nüfusunun gereksinimlerini karşılayacak kadar çok besin üretme sorununu çözemedi. Yaklaşık olarak son iki yüzyıla kadar dünyanın her yerinde, hemen hemen herkes yaşamını açlıktan ölme sınırında sürdürdü. Siyasi sistemlerin değiştiği, imparatorlukların yükseldiği ve çöktüğü, yeni devletlerin doğduğu ve gerilediği dönemlerde, temel ekonomik ve toplumsal koşullar binlerce yıl boyunca hemen hemen hiç değişmedi. Çevre açısından hassas olmayan bölgelerde toplumlar tam olarak çökmediyse de yine de bireysel sıkıntılar, insan gücünün azalması ve zaman zaman da toplu ölümler şeklinde büyük bedeller ödendi. Besinlerin hemen hemen tamamı sebzeye dayalıydı ve başlıca besin maddeleri dünyanın üç temel ürününden oluşuyordu: Asya’da pirinç, Amerika kıtasında darı ve Avrupa’da buğday.

 

Dünyadaki bütün tarım toplumlarında, hasadın sonucu büyük önem taşıyordu. Kötü geçen bir hasat felaket demekti ama art arda iki kötü hasat, yalnızca azalan kaynaklardan ve artan fiyatlardan ilk etkilenen sınıf durumundaki yoksullar için değil, köylüler ve nihayet bütün toplum için de büyük bir felaket getirebilirdi. Özellikle köylülerin hatası, az ürün elde etmiş olsa da, doğal olarak bunun hepsini tüketmek ve bir sonraki ekim için yetersiz miktarda tohum bırakarak ertesi yıl sıkıntı yaşanması olasılığını artırmaktı.

 

Tarımın ekonomideki önemli rolü dolayısıyla toplumun yaşam biçimleri ve hasadın sonucu üzerinde en büyük etkiyi hava durumu yaratıyordu. Avcı-toplayıcı toplumlarda hava durumlarına bağımlılık daha azdır. Çünkü mevsimlik iklim beklenenden farklı geçse bile bunun etkisi en fazla mevsimlik olarak kalır. Besin bulma alternatifleri fazla olduğu için ise -mevsim etkisiyle toplayıcılık faaliyetleri azalsa bile hala avcılık imkanı vardır- muhtemelen hiç hissedilmez. Oysa tarım toplumlarında, tohumların filizlenme olasılığını azaltan yağışlı ve serin bir dönem, ekinlerin büyüdüğü sırada yaşanan kurak bir devre ya da hasat sırasında görülen yağışlar gibi çeşitli ve bir iki hafta gibi çok kısa süreli olasılıklardan herhangi birisi hasadı büyük ölçüde azaltarak üretimi tehdit edebiliyordu.

 

Sürekli açlık tehlikesi altında ve sıradan bir gerçeklik haline gelen kötü beslenmeye karşın yaşamı sürdürebilmek, tarımın gelişmesinden bu yana insanoğlunun büyük bölümünün ortak kaderi oldu. Bu uzun süreli mücadelede dünyanın birkaç bölgesindeki az sayıda toplum, özellikle batı Avrupa, yavaş yavaş başarı kazanabildi. Bu başarı, çok daha fazla besin elde etmelerini sağlayan bazı gelişmelerin birleşiminden doğdu. Yüzyıllar boyunca bazı küçük ölçekli gelişmeler tarımsal üretimi ve verimi aşama aşama artırdı. Hayvan yemi olarak dikilen bitkiler daha geniş alana yayıldı, verimi artırmak için baklagiller daha yaygın kullanıldı, daha sağlıklı hayvanlar yetiştirilmesi ve bunların melezleştirilmesi üretimi artırdı ve kış aylarında daha çok hayvanın beslenebilmesi sayesinde gübreleme yaygınlaştı. Ekinlerin yaygınlaşmasının en büyük yararlarından biri, birçok toplumun genellikle dar kapsamlı ve dolayısıyla fazla hassas olan geçim temellerini genişletmesi ve böylece ürün bozulması ya da kıtlık gibi felaketleri azaltması oldu.

 

Sanayileşme öncesi toplumlarda insanların yaşam koşullarında düzenli bir gelişme yoktu. İnsanların yaşam standardı, nüfus ile besin kaynakları arasındaki ilişkiye bağlı olarak zaman içinde belirli bir dereceye kadar değişiklik gösteriyordu. 18. yy sonuna gelindiğinde özellikle İngiltere ve Avrupa’nın bir kaç bölgesi daha önemli ticaret ve sanayi girişimleri yapmış ve tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişin ilk adımlarını atmıştı. Sanayinin, eninde sonunda nüfusun büyük bölümünün maddi yaşam standartlarını yükselttiğine hiç kuşku yok. Fakat sanayileşme süreci büyük sermaye yatırımını ve kırsal kesimdeki nüfusun sanayide istihdam edilmesini gerektiriyordu. Bu geçiş, toplumsal anlamda büyük bedeller yarattı ve başlangıçta nüfusun büyük bölümünün yaşam standardında büyük bir bozulmaya yol açtı. Örneğin 19. yy başlarında İngiltere’ deki ekonomi yavaştı, sanayileşme ve fabrikaların yaygınlaşması uzun sürdü. Yine de üretime dayalı yeni kentler kuruldu ve sanayi işgücü gittikçe arttı. Ama 1840’ larda İngiltere nüfusunun en iyi olasılıkla %10’ u yoksuldu ve bazı kentlerde bu oran daha yüksekti. 19. yy’ ın ikinci yarısında nüfusun büyük bölümünün yaşam standardı yavaş yavaş gelişti. Daha fazla gıda vardı, şehir suyu şebekeleri ve kamu sağlığı hizmetleri iyileşmişti, konutlar daha az kalabalıktı.

 

Sanayileşme sürecinde, insanlara sunulan ürünlerin sayısını ve çeşitliliğini arttıran bir dizi yeni teknoloji doğdu. Sanayileşmenin ilk aşaması yaklaşık olarak 19. yy sonlarına dek sürdü; bu aşama makineleşme ve fabrikasyon sayesinde, dokuma üretimine, buhar mühendisliğine, demir üretimine ve demiryolu yapımına dayanıyordu. 20. yy başında sanayide görülen düzenli büyümenin ardındaki temel itici güç otomobil sektöründeki gelişmelerdi. Bunun yanında dokuma sektöründeki gelişmeler devam ediyordu. Petrolden elde edilen plastiğin üretiminde de şaşırtıcı artışlar yaşandı. Ama belki de sanayileşme sürecine en fazla katkıyı maden ve metal üretim sektörü sağladı.

 

Enerji tüketiminin ve sanayi üretiminin artması, zenginliğin de düzenli olarak artmasına yol açtı ve böylece sanayileşmiş dünya halkının yaşam standardında bir değişim ortaya çıktı. Bu değişimin ilk işaretlerinden birisi mağazaların ve perakendeciliğin gelişmesiydi. Bu dönemde İngiltere’ de ilk ulusal mağaza zincirleri ortaya çıkmaya başladı. Çok çeşitli ürünler satan çok katlı mağazalar ise bir Fransız buluşudur. Bu yeni mağazaların gittikçe zenginleşen bir orta sınıfa ihtiyacı vardı. Yirminci yüzyılda ortaya çıkan gıda süpermarketleri, küçük ve yerel dükkanlar pahasına da olsa gelişti ve piyasaya egemen oldu; daha sonra da çok sayıda ürünü bir arada sunan yeni süper mağazalar ortaya çıktı. Bu mağazalarda başlangıçta ulusal markalar satılıyordu ama uluslararası şirketler ulusal şirketleri satın aldıkça uluslararası markalar yaratıldı.

Yirminci yüzyılın başlarında sanayileşmiş ülkeler, halklarının temel gıda, konut ve giyim ihtiyaçlarının hemen hemen hepsini karşılamayı başarmıştı. O sırada pek çok sanayici, işçilerinin boş zaman faaliyetlerine işten daha fazla önem vermeye başlayacağından korktu. Bu durumda, 19. yüzyılın en önemli özelliği olan ekonomik büyüme sona mı erecekti? Böyle bir şey olmadı. Çalışanlar, herkes için standart olan günde 8; haftada 40 saatlik çalışma hakkını elde ettikten sonra kendilerine sunulan pek çok ürünü satın alabilmek için fazla mesai yapmaya gönüllüydü. Büyük kıtlıklar, hastalıklar ve acılar yaşamış olan –sanayileşmiş- toplumlar artık tüketim toplumu olmuşlardı. Artık, zenginliğin simgesi olan otomobiller ömürlerini tamamlayamadan değiştiriliyordu. Otomobil üreticileri de bu sürece, sık sık tasarımlarını değiştirerek, toplumsal imaj ve konum için eski otomobillerini satıp yenilerini almaya teşvik ederek katkıda bulundu. Giyim sektörü, bir zamanlar temel bir ihtiyaç olan kıyafetlerde sık sık değişiklik yapılmasına dayanıyordu. Böylece ömrünü tamamlamamış olan giysiler her yıl değiştiriliyor. Benzer durumlar beyaz eşya, elektronik cihaz ve diğer tüketim malzemeleri için de geçerlidir.

 

Yüksek miktarda enerji tüketimine, sanayi üretimine, gelişmiş teknolojiye ve zenginliğe bağımlı olan toplumların artması, son derece, adaletsiz bir dünyanın yaratılmasına neden oldu. Çünkü bu sürecin faydaları, dünya nüfusunun sadece küçük bir bölümü için geçerliydi. Avcı – toplayıcı toplumlar göçebeydi ve mülkleri ya da malzemeleri yoktu. Toplumda herkes eşitti. İlk yerleşik toplumların ve imparatorlukların hepsi tarıma dayanıyordu ve birbirine benzer yapıdaydı. Hemen hemen aynı teknolojileri kullanıyor, zenginlikleri ise savaşta kazandıkları başarılara ve yendikleri tarafın servetinin ne kadarına el koyduklarına göre değişiklik gösteriyordu. Sanayi toplumunda ise uçurum çok derinleşti. Artık dünyanın en zengin ülkelerinin serveti, en yoksullarınkinin 80 – 90 katına çıkmış durumda. 21.yy. başı itibarıyla, dünya nüfusunun en yoksul %20’lik kesimi dünyadaki toplam gelirin sadece %1’ini alıyor.

Zengin toplumların doğuşu, tarih boyunca süregelen ülke içi adaletsizliği değiştirmedi. Bugün sanayileşmiş dünyadaki toplum, 20 yüzyıl öncesine göre çok daha zengin ama hala servet ile gelir arasında büyük bir fark var. Fakat çok fazla enerji tüketen toplumların ortaya çıkması ve sanayileşme, zenginliğin dünya genelindeki dağılım modelinde çok büyük bir değişiklik yarattı. Uluslararası bir ekonomi sisteminin egemen olması, sanayileşmiş ülkelerin dünya kaynaklarından büyük bölümünü kullanmalarına ve daha önce benzeri görülmemiş kadar yüksek düzeyde tüketim yapmalarına neden oldu. Günümüzde dünyanın bir bölümü zengin olarak tanımlanabilirken, dünya nüfusunun çok büyük bir bölümü de (tıpkı geçmişte olduğu gibi) hala tam bir yoksulluk, ihtiyaç ve hastalık içinde yaşıyor. Küçük bir azınlık için daha fazla tüketim yolunu açan değişimler, kirlilik kaynakları ve miktarında büyük bir artışa neden oluyor.

 

Hissiyatınızı paylaşın:

%d blogcu bunu beğendi: