Yaşamım ve hobilerim

Orkidelerin Batı Kültüründeki Tarihçesi

Bu yazı tarafından 31 Oca 2012 tarihinde Flora, Orkide bölümünde yayınlandı. 0 yorum aldı ve 3.302 defa okundu.

Orkidelerin büyüsü altında yatanları anlayabilmek için 17. yy.’ a kadar geri gitmek gerekir. Bu dönemde uzak diyarlardan gelen egzotik bitkilerle ilgilenen ilk bahçıvanlar Hollandalılardı. Hollandalı koleksiyonerler arasında en meşhuru olan Gaspar Fagel’in koleksiyonun bir kısmı İngiliz tahtına oturan III. William tarafından satın alındıktan sonra, İngiltere de bu egzotik bitkilerle tanışmış oldu. Fagel’ in koleksiyonun en ilginç bitkilerinden biri Curaçao’dan gelen beyaz yapraklı bir bitkiydi. Ancak 1831 yılında John Lindley bu orkideye hala bilinen adını koydu: Brassavola nodosa.

[nrelate-related]

18.yy’ la girilirken -belki de tahttaki kralın etkisiyle- Londra, Kuzey Avrupa’ya gelen bitkilerin kıtaya çıktığı merkez olmuştu. Yeni gelen orkideler, güzellikleri sayesinde talep görmeye başladılar ve Dünya’nın çeşitli yerlerine giden gemilerle giderek artan miktarlarda orkide gelmeye başladı. 18. yy. Sonlarına doğru 15 civarında tür ülkeye girmişti bile. Uzun gemi seyahatleri sırasında güçsüz düşen bitkiler, gemide ölmediyseler bile İngiltere’ye vardıklarında çiçeksiz ve zayıf halde oluyorlardı. Bu yüzden tekrar çiçek açmaları bazen bir yılı bulabiliyordu. Her yeni çiçek orkidelere olan ilgiyi arttırıyordu. Ama herhalde hiç bir orkide çiçeği 1810’da Liverpool Botanic Garden’ da açan cattleya –o yıllarda isimsiz bir bitkiydi- kadar ilgi görmemiştir.

1818 yılında, varlıklı bir Londra tüccarı olan William Cattley Brezilya civarından yeni gelen çeşitli egzotik bitkilerinin heyecanını yaşarken, bazı bitkilerin bozulmaması için daha önceden tanımadığı, sert yaprakları olan başka bir bitkiyle sarıldığını fark eder. Paket kağıdı olarak kullanılan bu bitkiler için para ödemediği halde merakından bunları da diğerleriyle beraber diker. Bir yıl kadar sonra çiçek açtığında bu “paket kağıdının” o zamana kadar görmediği büyüklükte çiçekleri olan bir orkide olduğunu görür. Cattley, araştırma yapmayı bilecek kadar zeki olmasının ve atması gereken şeyi yaşatmaya çalışmasının mükafatını kısa sürede alacaktı. 1821 yılında, John Lindley bu bitkinin ayrı bir tür olarak adlandırılması gerektiğini söyler ve Cattley’ in anısına bu yeni türün adını Cattleya koyar ve William Cattley’ in bitkisinin adını Cattleya labiata koyar. 10 yıl kadar önce Liverpool’ da açan bitkinin de bir Cattleya olduğunu ilan eder.

 

Bu yıllara kadar orkide koleksiyonculuğu hala belirli meraklıların tek başlarına yaptığı, kişisel bir hobi kategorisindedir. Ancak, Cattleya labiata gibi bitkilerin sahneye çıkmasıyla daha çok insanın ilgisi bu bitkilere kaymaya başlar. Günümüzdeki meşhur Royal Horticultural Society’nin öncülü olan Horticultural Society of London, Chiswick’te bir orkide evi kurar ve çeşitli sergiler düzenler. Bu sergilerden birine katılan Devonshire Dükü olan William Spencer Cavendish, gördüğü bir Psychopsis papilio’nun canlı yapraklarından ve renkli çiçeklerinden öylesine etkilenir ki –büyülenmek fiili duruma daha uygun olabilir,- tüm varlığını ve enerjisini dünyanın en büyük orkide koleksiyonunu kurmaya yönlendirir.

İşe, ülke içinde yetiştirilmekte olan orkideleri toplayarak başlar. Filipinler’ den toplanan tek bir Phalaenopsis için bir bitki avcısına küçük bir servet ödeyebilecek kadar bu büyüye kapılmış olan Cavendish, kısa sürede kendi özel bitki avcılarını işe almaya başlar. Böylece farkında olmadan, macera tutkunları için yeni bir iş alanı yaratmış oldu. Uzak diyarlarda, doğa ile ve yerli halkla mücadele edip, zengin ve soyluların koleksiyonlarına eklemek üzere nadir bitkileri toplamak para getiren bir işte o günlerde. Ama asıl ihtiyaç bu tip macera severlerden çok, İngiltere’ye varabilen bitkilerin bakımlarını üstlenecek olan bahçıvanlardı.

 

Dük, Horticultural Society of London’ın Chiswick bahçelerinde çalışmakta olan Joseph Paxton gibi bir bahçıvanı, Chatsworth’taki kendi koleksiyonun başına getirebildiği için şanslıydı. Paxton, Dük’e danışmanlık yapması yanında bahçıvanlık alanında yayımlar yapan, kamu alanları tasarlayan, bir şövalyelik kazanan ve Bahçelerin Prensi ünvanıyla anılan, sonunda da parlamentoya girecek olan başarılı bir karakterdi. Fakat o yıllarda, Dük’ün yeni gözdelerini hayatta tutabilmek için uyguladığı yöntemler yüzünden eleştiriliyordu. Kurduğu üç adet sera daha çok bir fırına benziyordu. Bitkiler meşe kabuğuna daldırılmış halde yüksek sıcaklıklara ve neme maruz kalıyordu. O günlerde bu yaklaşımın, soğuk İngiliz ikliminde tropiklerden gelen bitkileri yetiştirmenin tek yolu olduğu düşünülüyordu, oysa ölüm oranı oldukça yüksekti. Başarısız olan Paxton daha akılcı yöntemler üzerinde durmaya başladı ve Horticultural Society’de Genel Sekreter olan ve Orkidelojinin Babası sayılan John Lindley ile birlikte deneysel çalışmalar yaparak yeni yöntemler geliştirdiler.

 

Yine de Paxton’ ın çalışmalarındaki asıl ilerleme, 1835 yılında yardımcısı John Gibson’ ı Hindistan’a orkide avcılığına yollamasıyla başladı. Zeki bir bahçıvan olan Gibson, o zamana kadar görülmemiş türleri bulmakla kalmadı aynı zamanda doğal ortamlarıyla ilgili önemli bilgileri kaydetti. Gibson döndükten sonra Chatswoth’ da değişiklikler olmaya başladı. Paxton öncelikle seralarındaki sıcaklığı düşürdü ve havalandırmayı arttırdı. Zamanla, doğal ortamlarındaki ihtiyaçlarına göre orkideleri üç ayrı yapay iklim koşuluna ayırdı: Serin, ılıman ve sıcak. Ayrıca, saksılarda kullanılmak üzere daha gevşek karışımlar hazırladı ve doğal ortamlarındaki koşulları yaratmak için askılı sepetleri kullanmaya başladı. Kısa sürede Chatsworth en büyük ve en etkileyici orkide koleksiyonuna dönüştü.

 

Başarılı olan örnek kısa sürede taklit edildi ve yavaş yavaş bütün dünya da orkide yetiştiriciliği yayıldı. Avrupa’ da sadece savaş dönemlerinde azalan orkide ilgisi, diğer dönemlerde hep çekiciliğini korudu.

Hissiyatınızı paylaşın:

%d blogcu bunu beğendi: